27.12.07

Aralık dolunayı - "Başlayan herşey...

... biter."

Seneca




Hayata iyi bakin

Blueman

27.12.2007

30.11.07

* Ekim dolunayı ve çılgın dünya

Geçenlerde bir kez daha seyredip yine bir süre etkisinden çıkamadığım “Donnie Darko” filminden hüzünlü bir şarkının sözleri... Tears For Fears grubundan 80’lere ait bir şarkı, ama filmdeki bu hüzünlü ve oldukça etkili yorumu Gary Jules’e ait.

video

All around me are familiar faces Her yanımda tanıdık yüzler
Worn out places Yıpranmış yerler
Worn out faces Yorgun yüzler
Bright and early for the daily races Günlük yarışlar için aydınlık ve erken
Going nowhere “Hiçbir yere” gidiyorlar
Going nowhere “Hiçbir yere” gidiyorlar
Their tears are filling up their glasses Gözyaşları gözlüklerini dolduruyor
No expression Hiçbir ifade yok
No expression Hiçbir ifade yok
Hide my head I wanna drown my sorrow Başımı saklıyorum kederimde boğulmak istiyorum
No tomorrow Yarın yok
No tomorrow Yarın yok
And I find it kind of funny Ve bunu biraz eğlenceli
I find it kind of sad Biraz hüzünlü buluyorum
The dreams in which I’m dying are the best I’ve ever had Öldüğümü gördüğüm rüyalar şimdiye kadar gördüğüm en iyi rüyalar
I find it hard to tell you Sana bunu söylemekte zorlanıyorum
I find it hard to take Bunu yüklenmekte zorlanıyorum
When people run in circles it’s a very very İnsanlar dönüp dolaşıp aynı yere geldiklerinde
Mad world Bu çok çılgın bir dünya
Mad world Bu çok çılgın bir dünya

Children waiting for the day they feel good Kendilerini iyi hissettikleri günü bekleyen çocuklar
Happy birthday İyi ki doğdun
Happy birthday İyi ki doğdun
And I feel the way that every child should Tıpkı her çocuğun hissetmesi gerektiği gibi hissediyorum
Sit and listen Otur ve dinle
Sit and listen Otur ve dinle
Went to school and I was very nervous Okula gittim ve çok gergindim
No one knew me Kimse beni tanımıyordu
No one knew me Kimse beni tanımıyordu
Hello teacher tell me what’s my lesson Merhaba öğretmenim bana dersimi öğret
Look right through me Benim içime doğru bak
Look right through me Benim içime doğru bak
And I find it kind of funny Ve bunu biraz eğlenceli
I find it kind of sad Biraz hüzünlü buluyorum
The dreams in which I’m dying are the best I’ve ever had Öldüğümü gördüğüm rüyalar şimdiye kadar gördüğüm en iyi rüyalar
I find it hard to tell you Sana bunu söylemekte zorlanıyorum
I find it hard to take Bunu yüklenmekte zorlanıyorum
When people run in circles it’s a very very İnsanlar dönüp dolaşıp aynı yere geldiklerinde
Mad world Bu çok çılgın bir dünya
Mad world Bu çok çılgın bir dünya
Illogical world Mantıksız dünya
Mad world Çılgın dünya

Şarkının sözleri bu çılgın gündemli günlerde kafamda uçuşuyor parça parça. Ekim ayının renkten renge giren aydınlık sabahlarında, günlük yarışları içinde yorgun yüzler görüyorum. “Hiçbir” yere giden gencecik insanları duyuyorum. Gözyaşlarını içine akıtan “ifadesiz” yüzler görüyorum bazen. Sanki “başını saklamak ve kederinde boğulmak isteyen” insanlar... “Yarın”ı olmayanlar. Onlar sayesinde “günlük yarışlar”ına devam edebilenler ve onların ifadesiz yüzleri. Tüm bunlara sebep olan, sadece bencil hedeflerini önemseyen, insanlıktan çıkmış, çıkarcı insanlar. Güçsüz ve korkak, ama mevki sahibi insanlar... Ne olup bittiğinden haberi bile olmayan sıradan saf insanlar. Bir hiç uğruna 20’li yaşlarda veda edilen bir “çılgın dünya”...



Ekim dolunayı bunları karanlıkta bırak.

Sevgiyi, güzelliği ve hoşgörüyu, ümidi aydınlat.

Bu “çılgın dünya” daha da çılgınlaşmasın.

Hayata iyi bakın

Blueman

25.10.2007

* Eylül dolunayı ve Horus'un gözü

Dün akşam son anda çıkan acil bir iş olmasa zamanında çıkıp eve gidecek ve onunla göz göze gelemeden evdeki gündelik işlerine veya televizyonda bir diziye dalıp gidecekti. Bu beklenmedik fazla mesai ve ofisten normalden daha geç saatte çıkması ve tam anlamıyla çılgın bir trafik keşmekeşinin ortasına düşmesi sonucu Üsküdar’a geçen Beşiktaş motorlarından birine kapağı atması da güneşin batı ufkunda kaybolup gökyüzünün o tarafta tatlı bir kızıllığa, doğu tarafında ise lacivert bir tona doğru kaymasına denk gelmişti. Trafikte geçen sıkıntılı bir saatin sonunda denize kavuşmanın rahatlatıcı etkisi onu doğu ufkunda hafifçe yükselmiş, ama henüz sarı rengini tam olarak kaybetmemiş halde parıldarken gördüğünde bir coşkuya dönüştü. Bu gece geçen aya nazaran sanki daha büyük, aydınlık ve üzerindeki şekiller daha netti. Uzun zamandır birbirlerini görmeyen ve aniden karşılaşıveren iki dost gibi gözlerinin içi gülerek baktılar birbirlerine. Denizden esen ılık Eylül akşamı esintisi ve adeta bir köşe başını döner dönmez aniden yüzyüze geldiği bu beklenmedik muhteşem aydınlık sanki bir mengeneden salıverilmek, bunaltıcı bir sıcakta serin bir suya dalıvermek gibi ruhunu ferahlattı.

Motor manevra yapıp karşı kıyıya doğru yola koyulduğunda dalgaların üzerinde salınmaya başlayan teknenin en önünde tek başına ve gözlerini bu çok özlediği aydınlıktan alamayarak dikildiğinde yüzüne vurmaya başlayan iyot kokulu esintiyi burnundan ciğerlerine doğru akıttı. Takip eden birkaç dakikalık süre içinde saniyelerin birbirini takibi yavaşladı, dalgalar üzerindeki salınım daha da ağırlaştı. Karşı kıyıya yapılan kısa yolculuk, farklı bir zaman kavramında bir iç yolculuğa dönüştü. Çok uzaklarda U2’nun “Staring at the Sun” şarkısının nakarat kısmı hayal meyal duyuluyordu:

You're not the only one staring at the sun Güneşe bakan tek kişi sen değilsin
Afraid of what you'd fınd if you stepped back inside Eğer içeri geri adım atsaydın bulacaklarından korkanNot just deaf and dumb I'm staring at the sun Sağır ve aptal değilim, güneşe doğru bakıyorumNot the only one who's happy to go blind Kör olmaktan dolayı mutlu olan tek kişi değilim
Eski Mısır’da Isis ile Osiris’in oğlu Horus gök tanrısıydı ve sık sık bir gözle, şahin kafasıyla veya atmaca kanatlı bir yıldız diskiyle tasvir edilirdi. Horus sembolizmde genellikle, İlahi Yasalar’ın insanda vicdan tarzında belirmesini simgelerdi. Şahin kafalı Horus’un yırtıcı kuşların keskin bakışıyla tasvir edilmesi, kişinin hiçbir hareketini gözünden kaçırmayan bir ilah oluşunu, yanı vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını ve insanın iç dünyasındaki hiçbir niyetini, sosyal yaşamındaki hiçbir hareketini gözden kaçırmayan merhametsiz yargıcın keskin bakışını simgelerdi. Bu, yasaların şaşmadan uygulanmasını gözeten, kişiden özellikle öte-alemde hesap soran vicdanın ifade edilişiydi. Günde yirmi dört saat uyanık ve gözleri hep açık olmalıydı; çünkü hem yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını sağlamakta, hem de ilah Seth (‘nefsaniyet’i ve kötülüğü simgeleyen ilah) ile mücadele etmekteydi. Bu yüzden Güneş ve Ay Horus’un gözleri olarak ifade edilirdi. Çünkü Güneş ve Ay’ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmazdı, tıpkı Horus’un 24 saat açık kalan gözleri gibi... ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Horus)

Dolunayla göz göze gelmek bir yerde de “güneşe bakmak” değil miydi?

Gündüz güneşe bakıp “kör olmak”tan mutlu olmanın, “içeri adım atıp bulduklarından korkmamanın” ve “Horus’un gözünü sürekli üzerinde hissetmenin” anlamları bir yerlerde bir araya gelip onu vicdanıyla baş başa bıraktı. Bu iç yolculuk teknenin karşı kıyıya değen burnu ve hızlı adımlarla eve yetişme telaşındaki insanların telaşla yanından geçerken omuz atmalarıyla sona erdi.

Her zaman “güneşli” bir hayat dilerim.

Hayata iyi bakın

Blueman

27.09.2007

* Ağustos dolunayı

And now when there's moonglow, way up in the blue
Ve şimdi ne zaman ayışığı olsa, maviler içinde yukarı çıkan yolda

I'll always remember, that moonglow gave me you
Daima hatırlayacağım, seni bana ayışığının verdiğini

"Moonglow"

sözler Eddie De Lange,
müzik Will Hudson ve Irving Mills

Yaklaşık yirmisekiz günde bir, her dolunay vakti hikayeler anlatmak üzere bir köşeden çıkar gelirdi. Bazen de bir ağacın altında veya deniz kıyısında bir kayanın üzerinde sessizce otururken buluverirdim onu. Kimsenin nereden geldiğini, yirmisekiz gündür nerelerde olduğunu bilmediği biri. Cebinden küçük bir hikaye, bir yerlerde duyup beğendiği bir şarkının sözleri veya güzel bir şiiri çıkarır dolunayın pırıltısı içinde okurdu. Engin bir denizin üzerindeki ay ışığı kırpırtıları gözlerinde yansırdı. Hafif bir esinti saçlarını okşar, sesi dolunayın aydınlattığı kadife gecede aynı yumuşaklıkla içimize işlerdi.

Sonra... Sonra kimsenin farketmediği bir anda esrarengiz bir şekilde kayboluverirdi. Bir veda bile etmeden, nereye gittiğini söylemeden... Ama bir şekilde bilirdim ki o gelecek dolunayda yine çıkıp geliverecek bir yerlerden. Farklı bir hikaye, şiir veya şarkı sözüyle...

Onu en son geçen dolunayda görmüştüm.

Ziyaretlerine alışmıştım.

Bana onu veren dolunaydı.

Kim bilir, acaba yine gittiği diyarlardan çıkıp geliverir mi?

Hayata iyi bakın

Blueman

28.08.2007

* Temmuz dolunayı

Başımı uzatıp bir bakıyorum usulca.
Kimse farketmiyor önce.
Ne kadar uzun zamandır yapıyorum bunu artık hatırlamıyorum bile.
Ama her defasında aynı çekingenlik, aynı mahçup ifade.
İşte yine farkettiler varlığımı.
Ve yüzüm kıpkırmızı oldu yine.
Yapacak birşey yok, geldim yine buradayım işte.
Ama beni farkedenler o kadar güzel tepkiler veriyorlar ki cesaret geliyor bana da.
Hayranlık dolu ifadelerle gülümsüyorlar bana.
Birbirlerine gösteriyorlar beni.
Onların sevgi dolu bakışlarıyla iyice kendime geliyorum.
Atıyorum ürkekliğimi ve hatırlıyorum ne çok sevildiğimi.
Yüzümün rengi kendine geldi, artık daha da parlıyorum, onlara daha da yakın olabilmek için.
Keyifli sofralar kurulmuş deniz kıyılarında, şarkılar ve kahkahalarla bezenmiş.
Sakin köşelerde aşıklar sarılmış birbirlerine her zamankinden de güçlü duygularla belki de.
Böyle yaz akşamlarını daha çok seviyorum galiba, sokaklarda, bahçelerde, kıyılarda daha rahat kıyafetleriyle, daha çok insan.
Dokunuyorum saçlarına, yüzlerine.
Hele bir de gözgöze gelirsek, uzun uzun bakışıyoruz birbirimizle.
Işıldıyorum o güzel gözlerde.
Tül perdelerin rüzgarda hafifçe dalgalandığı pencerelerden, balkon kapılarından içeri süzülüyorum.
Bazen uyuyan güzellerin saçlarını okşuyor, bazen sevişen çiftlerin çıplak bedenlerinde onlarla birlikte dansediyorum.
Efkarlı ruhlar bir nefes daha çektikleri sigara dumanını paylaşıyorlar benimle.
Şarap kadehleri kalkıyor şerefime, kan kırmızısı bir kadehin içinde buluyorum kendimi.
Bir elim kutupların buz gibi soğuğundayken, diğeri Afrika’nın gündüzleri çayır cayır yanan savanlarının yeni yeni ılıyan toprağında.



Kah tropikal kuşağın nemli bir ormanında bir gece avcısıyla gözgöze geliyorum, kah buz gibi olmuş çöl kumlarının üzerinde yuvarlanıyorum.
Avının sıcak etine dişlerini iştahla geçiren aslanların tüylerini parlatıyorum.
Okyanusun ıssız ve karanlık derinliklerinde başlarını bana doğru uzatan dev cüsseli balinaların karaltıları suyun altında süzülüyor. İyice sokuluyorum ve zifiri karanlıkla loş aydınlık arasındaki çizgide buluşuyorum onlarla. Derinden gelen iniltiler, gizemli aşk şarkılarına dönüşüyor sanki.
Hala bazı insan toplulukları bana tapınır, davul seslerinin yankılandığı ormanda ateşler yakıp, etrafında danslar ederken, teknolojinin her türlü nimetinden yararlanan, yaşamın hızla akıp gittiği büyük şehirlerde, o ışık kalabalığı içinde varlığımı bile farketmeyen de öyle çok insan var ki.
Saatler gece yarısını birkaç saat geçti.
Yeryüzünde sesler giderek azalıyor.
Tek başımayım, ama yalnız değilim.
Uyumadan önce bana bakıp sessiz hayaller kuran birkaç kişi daha.
Sonra ağustos böceklerinin şarkıları ve ağaçları hışırdatan rüzgarın sesi.
Bir kurt başını göğe doğrultup uluyor, sanki böyle gecelerde daha da fazla zevk alır gibi.
Sonra bir horoz ötüşüyle başlar vedam...
Ve ağaran tan yerinde eriyip gider koca gövdem.
Keyif aldım yine bu geceki yolculuğumdan da...
Tekrar buluşmak umuduyla, bir ay sonra...
Tüm o rengarenk canlılarıyla...
Milyarlarca insanı ve hepsi de birbirinden farklı yaşamlarıyla...
Seviyorum bu muhteşem gezegeni...
Takılıp kalmam ve gidemememden belli...

Hayata iyi bakın

Blueman
30.07.2007

* Haziran dolunayı ve Selene

Yunan mitolojisindeki Ay Tanrıçası Selene fazlaca beyaz ve solgun, ama çok güzel bir yüze sahip, üzerinde ince tülden elbisesi, elinde meşalesi ve kafasında yarım ay şeklindeki tacı ile tasvir edilir. Genellikle iki atın çektiği, gümüş renkli bir araba ile yaptığı gökyüzündeki seyahati akşam erkek kardeşi Güneş Tanrısı Helius'un tüm gün boyunca yaptığı gökyüzündeki kendi seyahatini tamamlamasından sonra başlar. Bir de hem ölümlülerle hem de çeşitli tanrılarla yaşadığı kendi sayısız aşk macerasından bile fazla sayıda aşk hikayesine karışmış kız kardeşi vardır Selene'nin; şafak tanrıçası Eos. Selene'nin aşk maceralarından en ünlüsü topraklarımızdaki en güzel göllerden olan Bafa Gölü'nün yanıbaşındaki Beşparmak (Latmos) Dağı'nda çobanlık yapan Endymion'a duyduğu aşktır. Endymion'a vurulan Selene, geceleri bir mağarada uyuyan çobanın yanına gizlice süzülür ve sabaha kadar onu uyandırmadan öper, sever ve ondan tam elli kız çocuğu olur.

Mitolojik hikayeleri uyduran insanoğlunun o müthiş yaratıcılığı ve hayalgücü karşısında saygıyla eğilirken, çevrelerinde olan bitenleri çok da iyi gözlemlediklerini görüp hayranlık duymamak elde değil.

Yaratıcılığın en güzel ürünü olan mitolojik hikayeler, efsaneler ve masalların insanlar yaşadıkça hayatın bir parçası olacağına inanmak beni mutlu ediyor. Kocaman kocaman açılmış gözleri ve kapatmayı unuttukları ağızlarıyla heyecanla masallar dinleyen çocukların hayal etme gücünü modern yaşamın hızla dönen çarkları arasında mücadele verirken kaybetmemeleri ve içlerindeki o hiçbir sınır tanımadan hayal etmeyi bilen çocuğu hiç yitirmemelerini diliyorum.

Ağabeyi Helius'un ardından doğu ufkundan yükselerek kız kardeşi Eos'un görünmesine kadar gökyüzünde seyahat eden Selene önce saçlarını denizde yıkarmış. Dolunaylı gecelerde ay ışığında ışıl ışıl parıldayan denize baktığınızda saçlarını yıkamakta olan o güzel yüzlü tanrıçayla göz göze gelebilmeyi ve onun çapkın göz kırpışlarıyla heyecanlanmayı başarabilenlerden olabilmeyi ve bu heyecanları hiç kaybetmemeyi dilerim.

Hayata iyi bakın

Blueman

29.06.2007

29.11.07

* Mayıs ayının 2. dolunayı

31.05.2007 gecesi Mayıs ayının 2. dolunayı (ilki 3 Mayıs'taydı) gerçekleşti.

Bu güzel mayıs gecesi buluştuğum şu cümleler, bana 1999 yılından bu yana hemen her dolunay gecesi ilham veren, büyüleyen ve bana bir şeyler yazıp paylaşma isteği bağışlayan bu muhteşem doğa olayına ve belki de genel olarak "hayata bakışım"la ilgili ilk kez bu kadar net bir "ortak hisleri paylaşma" sevinci sundu. Bu cümleler sayesinde gerçekte ne yapmaya çalıştığımı fark ettim biraz daha...

"....
Bekledim. Sonunda Dreamer sessizliği bozdu: 'Bak dolunay çıktı' derken çenesiyle de aya doğru bir işaret yaptı. 'Bir kişi yaşamı boyunca bin kez dolunay görebilir, fakat yaşamının sonunda büyük olasılıkla bir kez bile seyretmeye yeterli zamanı olmamış olacaktır. Ki ay senin dışında. Bir de bir insanın kendisini gözlemesinin, dikkatinin yönünü değiştirmesinin ne kadar daha güç olacağını düşün. Öz gözlemleme, düşleme sanatının yalnızca başlangıcıdır.'

..."

Stefano Elio D'Anna - "Tanrılar Okulu" kitabından

Hayata iyi bakın

Blueman

01.06.2007

* Mayıs dolunayı, zaman, sinema, fotoğraf

Mayıs dolunayı gölün sakin suları üzerinde parıltılar yaratıyordu. İlkbaharın, artık giderek kendini hissettirmeye başlayan güneşle ısınan, açan çiçekler ve yeşeren tomurcuklarla iyice şenlenen gündüzlerinin ardından hala epeyce serin gecelerinden birinde sahildeydim. Dolunayın su üzerindeki ışıltıları insanın gözünü alıyor, düşüncelerde hoş yolculuklar başlatıyordu. Düşüncelerde yol aldıkça ve su üzerindeki parıltılara iyice dalıp gittikçe sanki ışıltıların hareketleri giderek yavaşlamaya başladı. Zaten çılgın şehir yaşamından bir iki günlüğüne de olsa bu göl kenarındaki sakin köye kaçan bir insanın etrafındaki o çok farklı zaman anlayışını, zamanın buralarda daha bir başka akmakta olduğunu hissetmemesi imkansızdı. Reha Erdem’in muhteşem filmi “Beş Vakit”te de bu his öylesine başarılı verilmişti ki...

Su üzerinde giderek yavaşlayan ışıltı hareketleri bir an geldi ki sanki durmuş gibi oldu. Sanki birer “an”dan oluşan fotoğraf karelerinin birbiri ardından sıralanışlarını izler gibiydim. “Film” iyice yavaşlamış, “saniyede 24 kare olarak gösterilen fotoğraflar”ın birbirlerini takip edişleri hissedilir hale gelmişti. Sürekli geçmişin kaygılarında veya geleceğin endişesinde yaşayan ve hızlı akışa kendini kaptırmış giden bir şehir insanı, adeta “an’ı yaşamak”la yüzyüze gelmişti. Aldığı her bir nefesi hissediyor, havanın burun deliklerinden girişinin sesini duyuyordu. Esen rüzgarı teninde duyumsadı. Bir gece kuşu çok yakınlarda öttü. Uzaktan bir köpek havlaması duyuldu.

Su üzerindeki parıltıların hareketi ağır ağır devam ediyor ve insanı büyülüyordu. Sanki insanı çevreleyen madde giderek yayılıyor ve hafifliyordu. O “an”da aklıma yine çok başarılı bir yönetmenin, ağır kamera harketleri ve muhteşem fotoğraflarıyla ördüğü filmleri geldi. Hani izlerken günlük yaşam ritminde iyice hızlanan ruhunuza ağır gelebilen veya içinizi sıkabilen, ama salondan çıkarken aslında ruhunuzu dinlendirdiğini ve size çok şey kattığını hissettiğiniz filmlerden... Sonra o filmlerin usta yönetmeni Nuri Bilge Ceylan'ın fotoğraf sergisi nedeniyle hazırlanan tanıtıcı kitapçıkta yer alan Levent Çalıkoğlu’nun yazısındaki şu ifadeler: "Fotoğraf üzerine kafa yoran pek çok kişi, şu basit mantık oyunu üzerinde hemen uzlaşabilir: Fotoğraf, yitirdiğimiz geçmişin kaydı olmasına rağmen, bizi şimdiki zamanın içine sinmiş yeni bir başka zaman olabileceği fikri ile doldurur. Aslında gördüklerimizin geçmişte kalması değil; her bakışımızda bizi mutlulukla sarmalayan bir başka zaman da varmış duygusu hoşumuza gider. Dolayısıyla fotoğrafları, bir başka zamanda yaşamamıza olanak tanıdığı için severiz. Sürekli olarak içinde bulunduğumuz şimdiye varmanın en kestirme yoludur fotoğraflara bakmak. Belki hiç aklınıza gelmemiş olabilir, ama bunu fotoğrafçıların kendileri de yapar. Hatırlamak, şimdiyi aşıp bir başka zamanın içine akmak ama yine de şimdinin içinde olmak içın çekerler. Nuri Bilge Ceylan'ın da bu duyguyla bu kareleri çektiğini düşünüyorum."

İyice yavaşlayan zamanın akışında, “hatırlamak ve şimdiyi aşıp bir başka zamanın içine akmak, ama yine de şimdinin içinde olmak” fikri beni büyülemişti.

Hayata iyi bakın

Blueman
03.05.2007

* Nisan dolunayı

Dün yoğun geçen bir haftasonunun ardından haftanın ilk günü akşamı olmasına rağmen yine kalabalık ve koşuşturmalı metropol meydanının renk renk aydınlatmaları arasından başımı kaldırıp bulutsuz bahar gökyüzünde asılı duran o muhteşem pırıltılı dolunayı gördüğümde, yaklaşık bir aylık bir ayrılığın ardından onu özlemiş olmanın yanında önümüzdeki güzel bahar günlerinin, ılık ılık esip içimizi çocukça bir heyecanla dolduracak çiçek kokulu bahar rüzgarının heyecanını da duydum. Bu duyguyu da çok özlemişim. Artık günler daha uzun, ışığımız daha bol olacak. Seçim gerginlikleri, yeni savaş ve yıkım ihtimalleri, yaşam mücadelesi ve türlü sıkıntılarla ağırlaşan düşüncelerimiz, koyu renkli ve ağır kış kıyafetlerinin yerini rengarenk, ince ve hafif yazlık kıyafetlere bırakması gibi, umarım daha hafif, çocuksu, neşeli, umut dolu ve çok renkli düşüncelere, duygulara bırakır yerlerini...

Baharı Beklerken Yazılmış Şiir

O günü görmek için sade bekleyeceğiz,
Göreceğiz bir sabah yeşil tomurcukları.
Hazırlanıyor gibi, gökyüzü, ufuk, deniz,
Bir sabah dökülecek baharların baharı.
Bu bahar yalnız mesut günler taşımaktadır,
Başbaşa kalacağız kenarında bir suyun,
Göz alabildiğine yeşil uzanan çayır,
Bir saadet içinde sessiz otlayan koyun.
Bu bahar güleceğiz en içten bir sevinçle,
Bir melek ordan bize uzatacak elini.
-Beni bırakma kalbim, kalbim sen bana söyle.
Ümitlerin en güzelini!..

Ziya Osman Saba

Sabahları ofise gitmek üzere servis beklediğim mahalle arası sokakta bu sıralar her sabah selamlaştığım bir ağacın o bir buçuk metre kadar uzamış, üzerindeki daha küçük dalları budanmış veya kırılmış dalının en ucundaki ufacık bir alana dipdibe dizilmiş, o beş santim boyundaki bembeyaz ve patlamaya hazır tomurcukların mavi gökyüzüne uzanma ümidi...

Ziya Osman Saba’nın hüzünlü ve duyarlı hayatının güzelliğe ve iyiliğe ait o hiç bitmeyen ümidi...

Ümit hayatınızdan hiç eksilmesin.

Hayata iyi bakın

Blueman

03.04.2007

* Mart dolunayı ve tutulma

Mart dolunayı ay tutulmasını da beraberinde getiriyor. Bu muhteşem doğa olayını, yine doğa izin verirse ve yağmur bulutları aralanırsa izlemek harika bir fırsat olacak.
Geçmişte insanoğlunu inanılmaz derecede etkileyen, hatta belki de çok abartılı düşünce ve inançlara sevkeden bir doğa olayının artık teknolojiyle iyice "hızlanan" hayatlarımızda 1 saat 14 dakikalık kısa da olsa bir heyecan, bir güzellik ve bir doğayla bütünleşme hissi yaratmasını dilerim.

Hayata iyi bakın

Blueman

"Yarın saat 23.30'da dünya ve ay buluşuyor...
Bu yılın ilk tam ay tutulması yarın tüm Türkiye’den izlenebilecek.
Bu yıl iki kez yaşanacak ay tutulmasının ilki havanın açık olması halinde tüm Türkiye’de izlenebilecek. Yarın gece saatler 23.30’u gösterdiğinde ayın sol tarafı kararmaya başlayacak ve 00:44-01:58 saatleri arasında dünya ile ay birbirine "kavuşacak". Tutulmanın izlemeye değer bölümü 1 saat 14 dakika sürecek.
Tam tutulma sırasında atmosferden yansıyan ışık sayesinde ayın rengi koyu kırmızıdan sarıya dönüşecek. Ay tutulması dünyanın yuvarlaklığının bir kez daha gösterecek. Saatler 03:12 olduğunda ise ay, dünya ve güneşin bu nadir birlikteliği noktalanmış olacak.
Tutulma Avrupa, Afrika, Ortadoğu ülkeleri ve Asya’nın bir kısmından da görülebilecek. Bir sonraki benzer ay tutulması Türkiye’den ancak Haziran 2011’de gözlenecek.
Ay tutulmasını, çıplak gözle izlemenin zararı bulunmuyor. Bu nedenle gözlem için teleskoba, gözü korumak filtreye ihtiyaç duyulmayacak.

MİTLERE, EFSANELERE KONU OLDU

Antik çağlardan bu yana ilginç doğa olayları, çeşitli inanışları da ortaya çıkardı. Özellikle, güneş ve ay tutulmaları, insanlarda korku ve endişe yarattı, mitlere, efsanelere konu oldu ve tutulmalarla baş etme yolları denendi.
Bazı söylencelerde, ayın kararması, "aya saldırıldığı, düşmanların ayı saklaması, kötü ruhların ayı sarması veya yemesi ile ayın kötülüklerle mücadele etmesi" şeklinde yorumlandı. İnanışlar nedeniyle tutulmanın olduğu günler ayın tekrar aydınlanması için büyüler yapıldı, teneke, davul, tencereler çalınarak gürültü çıkartıldı, silah atıldı, dua edildi ve hatta aya kurban verildi.
Mısırlılar, ayın, güneşin ışığını habersizce alıp kullandığına, bunun üzerine kurulan yıldızlar mahkemesinin de aya gündüzleri görünmeyi yasakladığına inandı. Sadece ay tutulmalarında "açık görüşe" izin verildiği ve o gün ayın yeryüzüne inip arkadaşlarıyla görüştüğü düşünüldü.
Şamanizmde de, tutulmalarda kötü ruhların güneşin ve ayın etrafını sardığı düşünüldü ve karanlığın felaket getireceği inancıyla kötü ruhları kovmak için ay tutulmasında ateşler yakıldı, gürültü çıkarıldı.
Budizm ve Konfüçyus’a göre, kötü ruhların işi sanılan tutulmalar karşısında tepkili tapınma törenleri düzenleniyordu.
Altay Türkleri’nin bir efsanesinde de "yedi başlı dev" (Yelbeğen) ay ve güneşten öç almak için onları kovalıyor ve yiyordu. Altay Türkleri de ay tutulduğu zaman şöyle diyordu: "Yine Yelbeğen ayı yedi."

Milliyet Gazetesi - 02.03.2007

Hayata iyi bakın

Blueman

02.03.2007

* Şubat dolunayı ve bir fotoğraf

Gecenin karanlığında hava ayaz... Az bulutlu açık gökyüzünde sanki buz tutmuş ve pırıl pırıl bir metal para gibi güneş ışığını yansıtan dolunay öylesine net... Gözler beyinde ve hayallerde pek çok muhteşem kare oluşturup hafızaya atarken, kaliteli bir lens ve teknoloji harikası bir makineyle bu muhteşem güzellikleri yakalayabilme ve pek çok başka hafızayla da paylaşabilme hayalleri kuran fotoğrafçılık kursu öğrencileri bir sonraki günkü derslerinde öğretmenlerinin hafızasından kendi belleklerine usul usul akan bir su gibi nüfuz eden şu müthiş mısraları dinleyecekti:

FOTOĞRAF

Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Olümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.

Melih Cevdet Anday

Şu anda hiçbiri hayatta değil... Ama hepsi de yaşıyorlar... Her geçen gün daha da fazla...

Hayata iyi bakın

Blueman
03.02.2007

19.11.07

* 2007'nin ilk dolunayı ve olasılıklar

“(...) Birden olduğu yerde durunca arkasından gelen, cep telefonuyla konuşan adam Caine’e çarptı. Caine öne doğru sendeledi ve elindeki kahveyi düşürdü. Devanası kılıklı zenci bir kadına çarpınca, onun mavi bir elbise giydiğinin ve elinde iki alışveriş torbası olduğunun farkına vardı. Kadın sola doğru kaçmaya çalıştı, ama dengesini kaybedince torbaları yere düştü. Kaldırımda elma ve portakallar yuvarlanmaya başladı.

Dökülen meyveler daha da fazla zarar yol açtı. Beyaz, dar, kısa bir üst giymiş olan kel bir adam elindeki frapucinoyu istemeden parlak, sarı bluz giyen yaşlıca kadının üstüne döktü. Mor etekli esmer bir kadın da düşüp iki tırnağını kırdı. İri yarı bir inşaat işçisi şık giyimli bir işadamının ayağına alet kutusunu düşürünce adamın Gucci marka ayakkabılarını berbat etmekle kalmayıp bir ayak başparmağını kırdı.

Bir anda Caine bu insanların hayatlarını değiştirdi. Kel adam gidip bir frapucino daha alacaktı. Yaşlı kadın eve gidip üstünü değiştirmek zorunda kalacaktı. Esmer kadının yine manikür yaptırması gerekecekti. İnşaat işçisi işadamının kendisine açacağı tazminat davasından kurtulmak için bir avukat tutmak zorunda kalacaktı; işadamı ise o günkü toplantıların hepsini kaçıracaktı, çünkü bir hastanenin acil servisinde birinin gelip de ayağına bakmasını bekleyecekti.

Bu değişiklikler başka değişklikleri de getirecekti. Caine bunları gözünde canlandırdı; sanki bir göle bir taş atmıştı ve genişleyen daireleri izliyordu. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorsa da birşeylerin yanlış olduğunun farkındaydı. Sonra birden farkına vardı: aslında bunların hiçbirinin olmaması gerekiyordu.

Kel adamın aslında spor yapmaya gidip, ilk başta arkadaşı sonra da sevgilisi olacak biriyle tanışması gerekiyordu. İnşaat işçisinin ikinci bir oğlu olmalıydı; ama hakkında tazminat davası açılınca strese girecek ve evliliği de bitecekti. İşadamının iki ay içinde ölmesi gerekiyordu, ama hastaneye gittiğinde doktor kalp ritminde bir bozukluğu tespit edecekti. Kalbinden rahatsızlanmasını önlemek için hemen bir ameliyata alacaklardı ve o da ölümcül bir kalp krizi geçirmeyecekti. Yaşlı kadının metroya giderken düşüp kalçasını kırması gerekiyordu, ama şimdi hiçbir şey olmayacaktı. Esmer kadında aslında terfi etmesine yarayacak bir iş yemeğine katılamayacaktı. (...)”

Adam Fawer’ın “Olasılıksız” adlı kitabından

Hayatlarımız sevdiklerimizin olduğu kadar hiç tanımadığımız insanların hayatları ile de öylesine içiçe ki... Aslında “ben” ve “sen”den çok “biz” olduğumuzu bir farkedebilsek bu dünya daha yaşanılır bir yer olacak. Attığımız her adımda evreni şekillendiriyoruz ve her geçen an evren de bizi ve hayatlarımızı şekillendiriyor aslında... Yaptığımız seçimler kadar tesadüf, şans ve “olasılıklar”ın da oluşturduğu müthiş bir denklemin parçalarıyız.

Seçimlerimizin ve evreni oluşturan karmaşık denklemin, hayatlarımızı daha da güzelleştirdiği bir yeni yıl dilerim.

Bolluk ve bereket dolu geçeceğine inanılan “pazartesiyle başlayan bir yıl”ın ilk günlerinin geceleri de harika bir dolunayın ışıltılarıyla aydınlanacak.

Sevgi ve huzur içinizi ferahlatsın ve yolunuzu aydınlatsın.

Hayata iyi bakın

Blueman

30.12.2006

* Aralık dolunayı ve meleklerin hayalleri

Akşam eve doğru yürürken karşımda ufuktan yükselmekte olan dolunay, güneşli bir Aralık gününün ardından çöken karanlıkla epey serinleyen havada, çok hafif bulutlu açık gökyüzünde, bir hare içinde ve sarı renkteydi. Etraftaki telaşlı kalabalık, caddelerdeki onlarca otomobil ve hayatı oluşturan pek çok ayrıntı arasında kaybolup gidecek kadar küçüktü dolunay. Şöyle bir elinizi uzatsanız, baş ve işaret parmaklarınız arasında minik bir ışıklı daire halinde tutabilirdiniz onu... Etraftaki hareketten bir an olsun kendinizi sıyırabilseniz, mesela bir deniz kıyısı veya bir bahçede şöyle sessiz birkaç dakika gözlerinizi ayırmadan baksanız, giderek büyüdüğünü ve sizi içine aldığını hissederdiniz belki... Hayalleriniz sizi kimbilir nerelere alır götürürdü. Küçük bir ışıklı daire, büyür, büyür ve sizi içine alıp kimbilir ne yolculuklara çıkarırdı.

İnsanların arasında, onlar tarafından görülmeden, ama onları görüp hayatlarına etki ederek serbestçe dolaşabilen, zamana ve mekana tabi olmadan var olan iki melek, bir oto galerisindeki satılık arabalardan birinin koltuklarında sohbet etmektedirler:

- Güneşin doğuşu 07:22. Gün batımı 16:28. Ayın doğuşu 19:04... Yirmi sene önce bir Sovyet avcı uçağı Spandau anayolunun yakınlarında Stochen Gölü'ne düştü. 50 yıl önce de...
- Olimpiyatlar vardı.
- 200 sene önce Nikola François Bronchere şehrin üzerinden bir balonla uçtu.
- Bunu geçenlerde kaçaklar da yaptı.
- Ve bugün Lilen Taler caddesinde yürüyen biri giderek yavaşladı ve omzunun üzerinden arkasındaki boşluğa baktı. 44 numaralı postanede intihar etmek isteyen biri yazdığı veda mektuplarına koleksiyon pulları yapıştırdı. Her birine farklı bir tane... Sonra da dışarıda Marianne Meydanı'nda bir Amerikalı askerle İngilizce konuştu. Okul günlerinden beri ilk kez... Hem de akıcı bir şekilde... Löd Senze'de bir tutuklu, kafasını duvara vurmadan önce "Şimdi" diye bağırdı. Hayvanat Bahçesi Durağı'nda metro memuru istasyonun adı yerine aniden "Ateş Ülkesi" diye bağırmış.
- Güzeel...
- Rechbergen'de yaşlı bir adam çocuğa Odyssea'yı okuyordu. Ve çocuk da gözünü bile kırpmadan dinliyordu.
Peki senin anlatacağın birşey var mı?
- Yağmurun altında şemsiyesini kapatıp kendini ıslanmaya bırakan bir kadın yolcu. Öğretmenine eğreltiotunun topraktan nasıl çıktığını anlatan bir öğrenci. Ve buna şaşıran bir öğretmen. Varlığımı hissedince saatine dokunan kör bir kadın...
Böyle ruhani bir şekilde yaşamak ve sonsuza dek her gün insanların arasına karışmak çok güzel. Hayaletliği ispatlamak. Ama bazen bu sonsuz ruhani varlığımdan sıkılıyorum. Sonsuza dek herşeyin üstünde süzülmek istemiyorum. Üstümde bir ağırlık hissetmek istiyorum. İçimdeki sınırsızlığı kaldırıp beni toprağa bağlasın. Her adımda ve rüzgar esintisinde "Şimdi", "Şimdi" ve "Şimdi" demek istiyorum. Her zamanki gibi "Daima" ve "Sonsuza dek" değil... Kağıt oynanan bir masaya oturmak... Selamlanmak... Bir baş işareti yeter. Şimdiye kadar katılmış olsak da bu göstermelikti. Aslında geceleri boks maçlarına göstermelik olarak katıldık. Sonra göstermelik olarak balık tuttuk. Sofralarda göstermelik olarak oturduk. Orada yedik ve içtik, ama göstermelikti. Kuzular kızarttık ve şarapları beklettik. Dışarıda çöl çadırının yanında. Hepsi göstermelikti. Hemen bir çocuk yapıp ağaç dikmek istiyorum demiyorum, ama uzun bir günden sonra Philip Barlow gibi eve gelip kedisini beslemek güzel olurdu. Ateşinin çıkması... Gazeteden parmaklarının boyanması... Sadece ruhsal olarak değil, gerçek bir yemekle beslenmek... Bir boyun ve kulak çizgisinden etkilenmek... Yalan söylemek (gülümser)... İstediğin kadar... Yürürken iskeletinin de beraber geldiğini hissedebilmek... Herşeyi bilmek yerine tahmin etmek zorunda kalmak... "Ah", "Oh", "Aa" ve "Yo" diyebilmek... "Evet" ve "Amin" yerine...
- Evet, bir kere de olsa kötülükten heyecan duymak... Geçen insanlardan dünyanın tüm kötü ruhlarını ve şeytanlarını alıp onları dünyaya saçabilmek... Yabani biri olmak...
- Ya da sonunda bir masanın altında ayakkabılarını çıkarabilmeyi hissetmek... Ya da parmaklarını uzatmak... Yalınayak... Böyle...
- Yalnız kalmak... Oluruna bırakmak... Ciddi olmak... Ancak ciddi kalabildiğimiz ölçüde yabani olabiliriz. Bakmaktan başka birşey yapma... Topla... Kanıtla... Doğrula... Koru... Ruh olarak kal... Mesafeli ol... Sözüne sadık kal...

(Ve sohbetleri içinde oturmakta oldukları otomobile bakan ve onunla ilgili hayaller kuran bir çiftin neşeli konuşmalarıyla bölünür)



Wim Wenders'ın "Wings Of Desire" adlı filminden

(Not: "City Of Angels" adlı Hollywood filmi bu filmden esinlenmiştir.)

Hayata iyi bakın

Blueman

05.12.2006

* Kasım dolunayı

Şair öylesine güzel ifade etmiş ki...

Bazen çok basit düşünmek... çok yakınına bakmak... ve görmek yeterlidir...

Hayata iyi bakın

Blueman



"Nefes almak, içten içe, derin derin,
Taze, ılık, serin,
Duymak havayı bağrında.

Nefes almak, her sabah uyanık.
Ağaran güne penceren açık.
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.
Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.
Senin her yer: Caddeler, meydan, çarşı...
Kardeşim, nefes alıyorsun ya!

Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,
Ananın südünü emer gibi,
Kana kana, doya doya...

Nefes almak, kolunda bir sevgili,
Kırlarda, bütün bir pazar tatili.
Bahar, yaz, kış.

Nefes almak, akşam, iş bitince,
Çoluk çocuğunla artık bütün gece,
Nefesin nefeslere karışmış.

Yatakta rahat, unutmuş, uykulu,
Yanında karına uzatıp bir kolu,
Nefes almak.

O dolup boşalan göğse...
Uyumak, sevmek nefes nefese,
Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak.

Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.

Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes...
Anlıyorum, birbirinden mukaddes,
Alıp verdiğim her nefes."

Ziya Osman Saba
03.11.2006

* Ekim dolunayı ve bir şiir

Ekim ayı ve giderek serinleyen günler, sonbaharın çok farklı güzelliklerini de getirirken, bir denize ve derinlere özlem şiiri...



DERİNLERİN ÇOCUKLARI

Bir düş mavisinden uzandık geceye
Hayat koşturmacası, dertler, sıkıntıları bohça yapıp,
Yol kenarından uçuruma fırlattık
Ahh, bu yolculukları çok seviyorum
Kendim için yaşadığımı,
Dibine kadar var olduğumu hissediyorum
"GİTMEK" var ya;
O ruhunun her bir köşe bucağını dalgalandırıp;
İliklerine hayallerini doldurup gitmek
Maviye, engin denizlere,
Suya, tuza bulamak yüreğini
Anlaşıldığını ve paylaşıldığını bilmek
"Ancak yaşayan bilir" dercesine
Kenetlenmek
Uçmak, kopmak, sorumluluklara paydos
Kendi gerçekliğini yaşamaya “evet” demek
Öyle büyük ve önemli bir kaçış ki bu yaşadığımız
Özümüze dönüş bu, adını koymakta zorlandığımız
Cebimizde mavi mavi hayaller taşırız
Biz "DERİNLERİN ÇOCUKLARIYIZ"
Yüreğimiz tuzlu
Gözlerimiz buğuludur bizim
Sevmeyi sevilmekten önde tutarız
Biz "DERİNLERİN ÇOCUKLARIYIZ"
Çook derinlerden geldik dünyaya
Suyun dansıyla büyüdük
Dalgasıyla hesaplaştık biz
Her mavi anıda, her serüvende,
Her düşülen yeni yolda,
Her paylaşımda,
Çoğalır, çoğalırız...

alıntı

Hayata iyi bakın

Blueman

06.10.2006

* Eylül dolunayı ve Çölde Çay

"Because we don't know when we will die, we get to think of life as an inexhaustible well, yet everything happens only a certain number of times, and a very small number, really. How many more times will you remember a certain afternoon of your childhood, some afternoon that's so deeply a part of your being that you can't even conceive of your life without it? Perhaps four or five times more, perhaps not even that. How many more times will you watch the full moon rise? Perhaps twenty. And yet it all seems limitless."




"Ne zaman öleceğimizi bilemememiz nedeniyle, hayatı sonsuz bir kaynakmış gibi düşünürüz, ama herşey sadece belli sayıda gerçekleşir ve gerçekten bu da oldukça az sayıda olur. Hayatınızı onsuz düşünemeyeceğiniz denli derin bir biçimde varlığınızın bir parçası olmuş, çocukluğunuzda yaşamış olduğunuz bir öğleden sonrayı daha kaç defa daha hatırlayacaksınız? Belki dört veya beş kez daha, belki o kadar bile değil. Dolunayın yükselişini daha kaç kere izleme şansınız olacak? Belki yirmi kez daha. Ve yine de herşey sonsuzmuş gibi görünür"

Paul Bowles - The Sheltering Sky (Çölde Çay) adlı kitabından
Bernardo Bertolucci - The Sheltering Sky (Çölde Çay) adlı filminden

Hayata iyi bakın


Blueman

07.09.2006

* Ağustos dolunayı ve biraz keyfetmek

Gözleri dakikalarca denize bakıp durmak istiyordu.
Ruhu o maviliğe bakarak sakinleşmek...
Benliği o derinliklerde bir kanyonun yüksek kenarından dibe doğru uçarçasına süzülürken özgürlüğü hissetmek...
Sonra sıcak bir yaz akşamı,
Kalabalık bir köy meydanında yaz rehaveti ile dolaşan insanları, oyunlar oynayan çocukları, köpekleri ve kedileri izlemek,
Soğuk bir bardak biradan veya bir fincan kahveden bir yudum almak...
Özel olanı daha bir yanında, gönlünde hissetmek,
Denizden gelen esintiyle içi ferahlarken,
Her gece biraz daha dolunaya yaklaşan ayın gökyüzünde bir yay çizerek ilerlerken denize vuran yansımalarında kaybolmak...

Ağustos dolunayı şükür bu güzellikleri bağışladı pek çoğuna...

Basitti bazen yaşamak... Hayatta çok basitti bazen mutlu olmak...




“Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
"Sana soracaklarım var" dedim;
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin.
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
"Birkaç yıl daha katlan" dedi.
“Nedir” dedim “bu yaşamak?”
“Bir düş” dedi; “birkaç görüntü.”
"Evi barkı olmak nedir?" dedim;
"Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek" dedi.
"Bu zorbalar ne biçim adamlar?" dedim;
"Kurt, köpek, çakal, makal" dedi.
"Ne dersin bu adamlara?" dedim;
"Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar" dedi.
"Benim bu deli gönlüm" dedim;
"Ne zaman akıllanacak?"
"Biraz daha kulağı burkulunca" dedi.
"Hayyam'ın bu sözlerine ne dersin?" dedim;
"Dizmiş alt alta sözleri,
Hoşbeş etmiş derim" dedi.”

Alıntı

Hayata iyi bakın

Blueman


09.08.2006

* Temmuz dolunayı

"Out of office" cevaplarının ardında, hayatın yükünü taşırken biraz olsun durup nefeslenmek için denize, güneşe, yeşile koşmuş ruhların tatil hikayeleri var büyük ihtimalle. Akşamın serinliğini getiren bir esinti ile birlikte kekik kokulu bir yamaçtan aşağı hızla iniyor, ağaçlarda olgunlaşmış meyveleri yalayarak geçiyor, bir martı ile birlikte denize pike yapıp, tam suyun üzerinden, kırılan dalgaların uçlarından havaya saçılan tuzlu damlacıkları yüzümde hissederek, batmakta olan güneşe doğru yol alıyorum... azalan gün ışığının ardından floresan lambaları bir bir yakılan bir ofiste...

Can baba daha güzel ifade etmiş... Varolmanın bazı anlarda ne kadar da hafif olabildiğini...



ayışığı sonatı

"alnımda bir ağustos böceği
yapraktan bedenim
ağaçtan bademim
bu zincirinden boşanmış poyrazda
uçuyoruz dolunaya doğru
yel yepelek yelken kürek
uçuyoruz ağaçlar evler duvarlar
uçuyoruz peribacaları
Allah’a emanet kula selamet
toprak da ayaklandı
bahçeler tarlalar
çiçekleri sarı yeşilleriyle
ardımızdan Kızlan'daki yel değirmenleri
Alavra'da doludizgin yaban eşekleri
burunlar koylar bükler
dağlardaki devanaları
Balıkaşıran'da kopuyoruz anakaradan
uçuyoruz mehtapta
acemaşiran faslı okumaya dolunayda."

Can Yücel

Hayata iyi bakın

Blueman

10.07.2006

* 80lerin şarkıları ve American Psycho

“American Psycho” Patrick Bateman adlı bir Wall Street borsacısının ilginç ruh hali ve işlediği vahşi seri cinayetler hakkında gibi görünen ve başarılı bir dönem, sistem ve yuppie eleştirisi olarak da incelemeye değer bir filmdi. Bir diğer ilginç yanı da Patrick’in kurbanlarını öldürmeden önce onlara 80’lerin bazı popüler şarkılarını dinletmesi ve bu sırada ilginç değerlendirmeleriyle ortama absürt bir hava katmasıydı. Hoşuma gittiği için paylaşmak istedim.
İşte birkaç örnek:
“’Huey Lewis & The News’ı sever misin? İlk çalışmaları benim için biraz fazla “New Wave” havasındaydı. 1983’te “Sports” albümleriyle kendilerini buldular; ticari ve sanatsal açıdan... Albümün tümünde berrak bir ses düzeni vardır. Profesyonellikleri şarkıların kaliteli olmasını sağlamıştır. Elvis Costello’yla karşılaştırılmıştı, ama bence Huey’in çok daha alaycı bir mizah anlayışı vardır. (elindeki CD’yi göstererek) 1987’de Huey bu albümü çıkardı; “Fore!”. En başarılı albümleri... Bence başyapıtları olan şarkı da bu; “Hip To Be Square” (müzik setinde çalma tuşuna başar). Şarkı insanı yakalayıverir. Birçok insan şarkının sözlerine dikkat etmez. Etmeliler. Çünkü sadece topluma uyumluluğun keyfi ve arkadaşlığın önemi ile ilgili değil, aynı zamanda grubun kendini ifadesinin kişisel bir belgesi gibidir.” (Ve sonra kurbanının kafasına koca bir baltayı defalarca indirir)



“Phil Collins’i sever misiniz? Ben tam bir Genesis hayranıyımdır. 1980’de çıkardıkları albümlerinden beri; “Duke”. Ondan önceki çalışmalarını tam olarak anlayabildiğimi sanmıyorum. Fazla sanatsaldı... Fazla entelektüel. “Duke” albümüyle Phil Collins’in varlığı daha bir belirgin hale geldi. Bence “Invisible Touch” grubun başyapıtıdır. Soyutluğun, görülmeyenin üzerine epik bir meditasyondur. Aynı zamanda daha önceki üç albümün anlamını da derinleştirip zenginleştirir. Şu muhteşem Banks, Rutherford, Collins “ensemble”sinin çalışını bir dinleyin. Her bir enstrüman üzerindeki her nüansı duyabilirsiniz. Şarkı sözü ustalığı ve sözler sayesinde bu albümle profesyonelliklerinin zirvesine çıktılar. “Land Of Confusion”ın sözlerini ele alalım. Bu şarkıda Collins politik otoritenin yol açtığı sorunları irdeler. “In Too Deep” ise 80’lerde tek eşlilik ve sadakat üzerine yazılmış en etkili pop şarkısıdır. Şarkı moral vericidir. Sözler bir rock parçasında duyduğum en olumlu, pozitif sözlerdir. Phil Collins’in solo kariyeri biraz daha ticari görünüyor. Bu nedenle daha dar bir açıdan tatmin edici olabiliyor. Özellikle “In The Air Tonight” ve “Against All Odds” şarkılarında olduğu gibi. Phil’in solo bir sanatçı olmasına kıyasla, grupla olduğunda daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Ve “sanatçı” kelimesinin altını çiziyorum. (müzik setinde çalma tuşuna başar) Bu “Sussudio”... Çok harika bir şarkıdır. Kişisel favorimdir.” (Ve evinde bu değerli bilgileri (!) paylaştığı iki fahişeyle birlikte olduktan sonra onları feci şekilde döver)

“Whitney Houston’ın ilk albümünün adının sadece “Whitney Houston” olduğunu biliyor muydunuz? Ve albümden 4 liste başı single çıktığını? Şarkılarından birini seçmek çok zor, ama “Greatest Love Of All” şu ana kadar yazılmış en güçlü aşk şarkılarından biridir. Kendini koruyabilmek ve asalet ile ilgilidir. Verdiği evrensel mesaj bütün sınırları aşar ve kendimizi daha iyi kılmamız için asla çok geç olmadığını hatılatır bizlere. Zira yaşadığımız bu dünyada kendimizi sevmeden ve anlamadan, başkalarına empati duyabilmemiz imkansızdır. Mesaj önemlidir. Hatta hayatidir. Ve bu albümde çok güzel verilmiştir bu mesaj.” (Bu sırada kurbanı olacaklardan habersiz aldığı içki ve uyuşturucu etkisinde uçmaktadır)


Blueman

16.06.2006

* Haziran dolunayı - Mehtap damlıyordu küreklerden

AHESTE ÇEK KÜREKLERİ
Bestekar : Münir Nurettin Selçuk
Güftekar : Yahya Kemal Beyatlı

Aheste çek kürekleri mehtab uyanmasın
Bir alem-i hayale dalan ab uyanmasın
Agus-i nev-baharda habidedir cihan
Sürsün sabah-i hasre kadar hab uyanmasın
Dursun bu mûşıkî-i semavi içinde saz
Leyl'i tarabda bir dahi mızrab uyanmasın
Ey gül sükûta varmayı emreyle bülbüle
Güsende mest-i zevk olan ahbab uyanmasın
Değmez Kemal uyanmaya ikmal-ı ömr içün
Varsın bu uykudan dil-i bitap uyanmasın

Caddebostan sahilinden sandal kiralama; saati 5YTL
Bir şişe şarap; keyfinize kalmış.
Dolunayın deniz üzerinde oluşan ışıltılı yolunda kendini dalgaların hafif sallantısına bırakmak; paha biçilmez.




Hayata iyi bakın

Blueman

11.06.2006

* Çok eğlenceli

http://www.planetdan.net/pics/misc/georgie.htm

08.06.2006

* Best of 80s arşivi (nihayet tamamlandı)

Bir gün spor salonunda bana 80'lerin şarkılarını veya 80'lerde bolca duyduğumuz daha eski şarkıları ne kadar sevdiğimi hatırlatan bir şarkı duymam ve her "Best Of 80's" derleme CD'sinin aslında çok çok eksik kaldığını düşünmemden sonraki yaklaşık 1 yıldır süren çalışmalarım sonucu oluşturduğum, listesi ekteki mp3 / wma şarkı arşivini, bu dönemde bana şarkı hatırlatarak, ellerindeki müzik CD'si veya mp3'leri paylaşarak katkı ve destekte bulunan Nurdan, Barkan, Dorukan, Evren ve Burcu'ya bir DVD'ye çekilmiş halde hediye etmeye hazır olduğumu bildirirken, DVD kayıt imkanım (DVD writer) olmadığı için de "tüh görüyor musun bak?" demek isterim.

Teşekkürlerimle.

24.05.2006

* Mayıs dolunayı ve bir kızılderili şiiri

İnsanlarla ilişkilerimizde onların hangi özelliklerine dikkat ediyor, önem veriyoruz?

Hayatta "değerli" olan nedir aslında?



"Bilmek İstiyorum…

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor,
Neyi özlediğini,
Kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini
bilmek istiyorum…
Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor...
Aşk için,
Hayallerin için,
Ve yaşıyor olma serüveni için bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını
bilmek istiyorum…
Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor...
Kendi kendine dürüst olmak için
Bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratmayacağını;
İhanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini
bilmek istiyorum...
Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum…
Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum…
Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor…
Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından yorgun ve bitap da olsan,
Çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum…
Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor…
Çekinmeden, benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum…
Nerede ve kiminle olduğun, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor…
Diğer herşey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum...
Kendinle yalnız kalıp kalamadığını,
O boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini
bilmek istiyorum..."

Oriah Mountain Dreamer
(Kanadalı Bir Kızılderi)

Hayata iyi bakın

Blueman

12.05.2006

* Nisan dolunayı

"Hüzün en kalıcı duygudur. Kesinlikle mutluluktan daha uzun sürer ve daha kışkırtıcıdır. İnsan ruhu üzerinde tuhaf bir etkisi vardır, çünkü insanı varoluşu üzerine düşünmeye iter."

Ang Lee - "Brokeback Mountain" filminin yönetmeni

"Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum..."

Özdemir Asaf

Baharla birlikte canlanan doğaya koşma zamanı artık...
Hüzne ara verip coşkuyu hissetmenin...
Doğada kendinin bir başka haliyle karşılaşmanın...
Vuruşmaya bir ara verip, olduğu gibi kabul ederek, severek...


Dolunay bu gece orada olacak.

Hayata iyi bakın
Blueman

12.04.2006

* Bahar şiiri

Yüzümü bulutlara kaldırıp
Dua eder gibi mırıldanıyorum
Kuşlarla, otlarla yıkanıyorum
Rüzgarla, ilkbaharla

Güneş gözkapaklarımı ısıtıyor
Ah! Güvenilmez ilkbahar güneşi
Rüyada mıyım, gerçek mi bu
Hem var gibiyim, hem yok gibi

Bir güney kentinde, bir kıyı kahvesinde
Başakların sonsuz salınışı
Burada, kendimle başbaşa
Ömrümü böylece tamamlayabilirim

Bir kuşu dilinden hiç öpmedim
Belki bir gün öpebilirim
Belki bir gün rüzgar olurum ben de
Eserim başakların üzerinden
Kalbim bir yaz gününe karışsın isterim
Bir kuş cıvıltısında doğmak için yeniden

Ataol Behramoğlu

Hayata iyi bakın

Blueman

07.04.2006

* Korkuyorum Anne

Haftasonu seyrettiğim "Korkuyorum Anne", daha önce de "Kaç Para Kaç" adlı filmine (1999) hayran kaldığım yönetmen Reha Erdem'in 2 yıl gecikmeyle nihayet vizyona giren yeni filmi...
Birbirinden ilginç karakterler (hele bir kasap karakteri var ki onun sahnelerini defalarca seyretmek geldi içimden), harika görüntüler eşliğinde bambaşka bir İstanbul, ama en önemlisi insanı ta derinden yakalayan, kimi zaman güldüren, kimi zaman da hüzünlendiriveren, insanı hem anatomik, hem de manevi açılardan pek çok farklı yönüyle anlatan harika bir senaryo... Ben şahsen sinemadan çıktığımda büyük bir yaşama sevinci ve mutluluk duydum.
Seyrettiğim en güzel yerli filmlerden biri olan "Korkuyorum Anne"yi kaçırmamanızı tavsiye eder, sinemada seyrederek hem keyfine daha çok varmanızı, hem de bu tür içten ve çok başarılı çabalara destek vermenizi dilerim.


Küçük bir not: Telesekreterdeki ses yönetmen Reha Erdem'e ait.



Hayata iyi bakın

Blueman

20.03.2006

* Mart dolunayı

Bu kez dolunay ay tutulmasıyla birlikte geliyor.

Pek çok insan üzerinde farklı şekillerde etkileri olması bekleniyor.



"Hayat;
Her anını sonuna kadar yaşamaya çalışmak için,
Nefes nefese koşturmayı göze alacak kadar dolu,
Bütün yaşadıklarının sadece bir hayal olduklarını
Hissettirecek kadar boş!"

demiş birileri...

Koşturmaya devam... Hayal etmeye ve hayallerimizin peşinden koşmaya devam...

Hayata iyi bakın

Blueman

14.03.2006

* Bu seferki oda degil ada

Daha önceki "Kapalı kalınan odadan kurtulma" oyununu sevenler bu oyunu da beğenecektir. Sadece bunda odada değil adadasınız.

"Lost" dizinin ilk sezonunu zevkle seyretmiştim. Oyunu daha zaman bulup denemedim, umarım dizinin daha seyretmediğimiz bölümlerinin heyecanını kaçırmıyordur.

http://abc.go.com/primetime/lost/games/mission/index.html#mainFlash

Hayata iyi bakın

Blueman

08.03.2006

* Yeter artık Mutfak Sanatları Atölyesi'nde öğrendiklerimi paylaşmaya karar verdim

"PRATİK YEMEKLER

Domatesli Biberli Yumurta

Büyükçe bir tavaya yağ domates ve biber koyup bir sigara yakıyoruz. Sigaranın külü yere düşmek üzereyse yumurtaları eklemenin zamanı gelmiş demektir. Yumurtaları kırıp sigaramızı bitiriyoruz. Pişmiştir herhalde ocağın altını kapatıyoruz.

Biberli Domatesli Yumurta

Her gün domatesli biberli yumurta yemekten sıkıldığımızda yapabileceğimiz bu enfes yemek tıpkı biberli yumurtalı domates gibi pişiriliyor.

Makarna

Bir tencere dolusu sıcak suya makarna poşetini boşaltıp maç izlemeye başlıyoruz. İlk yarının ortalarına doğru kalkıp altını kapatıyoruz. Tencerenin içinden seçtiğimiz makarnayı fayansa fırlatıyoruz. Yapışırsa pişmiş demektir. Devre arasında hala içinde su kaldıysa tencerenin kapağını kapatıp lavabodaki en kirli tabağın üzerine doğru döküyoruz (o zaman hem tabak temizleniyor hem de makarnalar çatalla yenebiliyor), üzerine ketçap döküp yiyoruz.
Not: Fayansa fırlattığınız makarnayı bir ara oradan alın. Sayıca fazlalaştıklarında bazen hangisini fırlattığınız karışıyo.

Tuzlu Makarna

Yapılışı aynı makarnaya benziyor. Tek farkı bu kez makarnaları suya atmadan önce tuz koymayı akıl ediyoruz ... Öyle daha güzel oluyor.

Pilav

Pilav aslında basit bir yemek değil. Aranan kriterler var. Tuzlu yumuşak ve tane tane olması gerekiyor. Sonuncusu kolay. Pirinçleri tek tek pişirdiğinizde tane tane oluyorlar ama uzun sürüyor. Maharet hepsini bir arada pişirebilmekte; ama çok da sorun etmeyin. Nasıl olsa içine yoğurt koyup bulamaç haline getirdiğimizde hepsi birbirine yapışıyor. Kısaca yağ koyup üzerine pirinç ekliyorsunuz. Sonra da su ve tuz koyup pişiriyorsunuz. Hem bunu süzmeye de gerek yok.

Patates Kızartması

En kolay işlerden biri. Patatesleri soyup parmak gibi kesiyorsunuz ve kızgın yağa atıyorsunuz. Tek yapmanız gereken altını zamanında kapatmanız. Yoksa tencere alev alabiliyor. Bu yüzden sadece TVde pembe dizi varken yapın. Bir de diğer yemeklerin aksine bunu tencerede yiyemiyoruz. Mutlaka tabağa koymak gerekiyor. Onun dışında çok kolay.

ORTA ZORLUKTAKİ YEMEKLER

Hazır Pizza

Pizzamızı fırınımıza atıp pişmesini bekliyoruz daha sonra fırından çıkarıp yanık yerlerini bıçakla kazıyoruz. Dikkat edilmesi gereken tek şey kazırken üzerindeki malzemeleri mutfak tezgahına yapıştırmamak.

Hazır Köfte

Bu da nispeten zor bir yemek. Bir miktar sıvı yağı teflon tavaya koyup köfteleri içine diziyoruz. Köfteler tavayla aynı renk olmadan altını kapatmak gerekiyor. O yüzden başında beklemek lazım.

ZOR YEMEKLER

Konserve Türlü

Bir miktar yağ ve salçayı tencereye koyup konservenin içindekileri döküp üzerine su koyuyoruz. Pişmesi çok uzun sürüyor. O sebeple başında beklemiyoruz. Gidip TV izliyoruz. Her seferinde yandıkları için henüz tadına bakamadım ama konservenin üzerindeki resme bakılırsa güzel bir şeye benziyor.

Tavuk

Yapılışı makarna gibi. Sıcak suyun içine atıyoruz arada pişip pişmediğine bakmak için hayvanın kaba etine çatal saplıyoruz. Bu yemek piştikten bir iki gün sonra üzeri jelibon gibi oluyor. Bu yüzden pişirirken isteğe bağlı olarak bolca toz şeker eklenebilir.

ULTRA ZOR YEMEKLER

Kıymalı Bamya

Konserve türlüye benziyor ama içine daha önceden kavrulmuş kıyma konulmalı. Kıyma kavurmak çok zor ve zahmetli bir iş. Bu yüzden makarna pişirmeyi öneriyorum.

PÜF NOKTALAR

1-) Yemekleri daima tencerenin içinden yiyin. Böylelikle tabak kirletmemiş olursunuz.
2-) Asla sade pilav yapmayın. Domatesli pilav yaptığınızda altını tuttursanız bile renginden anlaşılmaz.
3-) Mutlaka soğanlı bir yemek yapacaksanız asla soğana dokunmayın. Özellikle rendelediğinizde elleriniz çok kötü kokuyor. Bunun yerine soğana ekmek tahtasıyla beş altı kez vurmayı deneyin, aynı işi görür.
4-) Patates kızartacaksanız soyduğunuz patatesleri asla yıkamayın, kızgın yağa attığınızda çok kötü patlıyorlar.
5-) Yemekler asla kendi başlarına hareket etmezler. Şayet geçen ay yaptığınız tavuk kendi kendine kımıldamaya başladıysa kurtlanmış demektir. Sakın yemeyin.
6-) Sebzeleri pişirdikçe vitamin değerleri düşer. Mümkün olduğunca çig tüketin.
7-) Karpuz tabağa koyulmaması gereken bir meyvedir. İkiye ayırıp ortasından kaşıkla yiyebilirsiniz.
8-) Tencere kapağı en mükemmel tabaktır.
9-) Buzdolabının sebzelik olarak adlandırılan kısmı yemeyi düşünmediğiniz şeylerin saklanması için idealdir. Bu bolüme konan şeyler nasıl olsa bir süre sonra unutulur.
10-) Sebzeliğin kapağını sıkı kapatırsanız çürüyen şeylerin kokusu dolaba daha az yayılır.
11-) Spagetti paketini açmak için paketi ortasından sıkıca kavrayın ve altını tüm gücünüzle fayansa vurun. Paketin üst tarafı yırtılacaktır. Belki bu işlem sırasında makarna un ufak olabilir ama risk almaya değer. Özellikle misafirlerin yanında yaparsanız tavsiye ediyorum. Öyle daha güzel, bu size çok maço bir hava verir.
12-) Sağda solda kulağıma çalınıyordu. Mutfak robotu denen birşey varmış. Birden içimi bir heyecan kapladı. Ulan madem bu işin robotu var ben niye koşturuyorum yıllardır diye sinirlendim. Hemen gidip aldım bir tane. Eve gelip kutusundan çıkardığımda itiraf etmeliyim ki hayal kırıklığına uğradım biraz. Ben açıkçası UFO gibi bişey bekliyorum, bu bildiğimiz tencerenin plastiği. İçinde de vantılatör gibi bişey var. Bununla birlikte bir ton plastik zımbırtı daha çıktı içinden ama bir işe yarayacaklarını sanmıyorum. Neyse fişini taktım denemek için bir tane soğan attım içine. Bakalım ne yapacak diye bekledim. Kabuklarını bile soyamadı eşşoğlueşek. Paramparça etti bıraktı. Sinirlendim attım bir kenara yazdan beri duruyor orda. Bir ara yıkayıp vantilatör gibi olan şeyi bilgisayarıma takmayı düşünüyorum. Belki fan olarak iş görür. Onun dışında tamamen para tuzağı..."

Alıntı

İyi haftasonları

Hayata iyi bakın

Blueman

03.03.2006

* Şubat dolunayı ve kar denizi

Soğuk kış gecelerinin hiç değilse bazıları, ortalığı kaplayan kar örtüsü sayesinde hoş bir aydınlık içindedir. Hele de dolunay gökyüzünde bulutların izin verdiği ölçüde o aydınlık yüzünü görtermişse... Böyle gecelerde çıkılan bir yürüyüşte, her adımımızla ayaklarımızın altında ezilen karın sesi gecenin sessizliğinde yankılanır. Biz sanki bir kar denizinde yürürken soğuk ve keskin hava ciğerlerimizi temizler, dolunayın parlaklığında düşüncelerin çalkantılı denizi de sakinleşir ve ruhumuz ağırlıklarından kurtularak özgürleşir. Kısa bir an için olsa bile...

Dolunay, deniz ve kar demişken, şu aşağıdaki alıntıyı da paylaşmak istedim:

“O gün ayın ondördüydü ve köy simli bir örtüyle örtülmüş gibi pırıl pırıl parlıyordu.
Halikasnas Balıkçısı bu parıltıya ’deniz sütü’ diyordu. Ona göre milyonlarca mikroskobik deniz canlısı bu parlaklığa sebep oluyordu. Balıkçı bu parıltıyı şöyle anlatmıştı: ‘Deniz sütü elektrikli bir aklıkla yanarak Akdeniz’i tam aylı gecelerdeki karlar gibi ılık bir kar denizine çevirir. Doğu-güney Akdeniz’in bu aydınlanışı hayatın sabahıdır. İşte bu nedenle Akdeniz’e Bahr-i Şefid, denizin akı, Akdeniz denir.’”

Mehmet Yaşın’in Hürriyet Pazar ekindeki bir yazısından

Hayata iyi bakın

Blueman

12.02.2006

* Ocak dolunayı ve denize özlem

Uzun bir tatilden sonra pazartesi sendromunun dik alası, soğuk, yağış, gri bulutlar, ama aradan kendini yine de gösteren bir dolunay. Beklenen Sibirya soğukları öncesi aşağıdaki şiirdeki sıcaklık veren bir umut gibi...
Deniz Humması

Yine denizlere dönmeliyim, ıssız denize, semaya
Bütün istediğim bir gemi ve yolunu gösteren bir yıldız;
Çark vursun, rüzgar söylesin, beyaz yelkenler çarpsın havaya
Ve denizde sisli bir fecir, bir fecir istediğim yalnız.
Yine denizlere dönmeliyim, dalgaların çağrısına
Öyle hoyrat, öyle saf bir çagrış ki karşı durulmaz buna;
Bütün istediğim rüzgarlı bir gün bulutların yarısı,
Savrulan köpükler, serpintiler, martıların haykırışı.
Yine denizlere dönmeliyim, serserilik hayatına,
Martılarla, balinalarla o keskin rüzgarlı yollara;
Bütün istediğim yolculuğun sonunda, bıkıncaya dek
Uyumak, rüya görmek ve bir gemici masalı dinlemek...
John Masefield - 1878
Çeviren: Melih Cevdet Anday



Sea Fever

I must go down to the sea again, to the lonely sea and the sky,
And all I ask is a tall ship and a star to steer her by;
And the wheel's kick and the wind's song and the white sail's shaking,
And a grey mist on the sea's face, and a grey dawn breaking.
I must go down to the seas again, for the call of the running tide
Is a wild call and a clear call that may not be denied;
And all I ask is a windy day with the white clouds flying,
And the flung spray and the blown spume, and the sea-gulls crying.
I must go down to the seas again, to the vagrant gypsy life,
To the gull's way and the whale's way where the wind's like a whetted knife;
And all I ask is a merry yarn from a laughing fellow-rover,
And quiet sleep and a sweet dream when the long trick's over
John Masefield - 1878

Hayata iyi bakın
Blueman

15.01.2006

5.11.07

* Yeni yıla girişe farklı bir bakış

Her yeni yıl yaklaştığında etrafımızı saran Noel Baba’lar (hele bazı dükkanların önünde, ilgi çekip satışları arttırmak amacıyla pamuktan sakalı sarkmış, üzerindeki kırmızı beyaz ponponlu kıyafeti dolduramayan zayıf bedenleriyle soğukta titreyenleri gördükçe içim sızlıyor), “jingle bells” ezgileri, dilimize yerleşen “Kristmıs” lafı ile artık iyice alıştığımız yılbaşı kutlamalarına farklı bakış açısı ile yaklaşan iki yazıyı paylaşırken, yeni yılda önce sağlık, sonra da herşeyin gönlünüzce veya hayırlısı olmasını diliyorum.

“Alınan bilgiye göre, yılbaşı ve yeni yıla ilişkin inanışların bazıları halen halk arasında yaşatılırken bazıları ise duyanları şaşırtıyor. Halk arasındaki bu inanışlardan bazıları şöyle:
''- Yılbaşı sabahı oluktan en erken kim su getirirse o zengin olur.
- Yılbaşına dört beş gün kala değirmen kurulur, un kapları doldurulur, yeni yıla dolu kaplarla girilir ki o yıl un kapları hep dolu olsun.
- Yılbaşı gecesi eve öküz çıkartılır. Öküz eve girerken sağ ayağını atarsa o yılın bereketli geçeceğine inanılır.
- Yılbaşı gecesi evin kadını fasulye tanelerini, evde bolluk ve bereket olsun diye evin duvarlarına fırlatır.''
-Kağızman'da Pagaç-
Kağızman Kaymakamlığı'na ait web sitesinde yer verilen ilginç yılbaşı inanışı da şöyle:
'Yılbaşı gecelerinde yapılan eğlencelerde yenilecek bir nevi pasta veya börek benzeri bir yiyecek olan pagaç, yeni yılda ailenin kısmetinin kimin başında toplanacağını tespit etmede de kullanılır.
Pagacın hamuru hazırlanırken içine ufak bir madeni para atılır.
Para hamurla yoğrulup kaybolur. Pagaç tepsi içine yağ ile kavrulmuş un, ceviz içi ve çeşitli baharatlar konularak pişirilir.
Yılbaşı eğlenceleri devam ederken saat 24.00'de yeni yıla girişte pagaç, aile sayısına göre eşit parçalara ayrılmak sureti ile kesilir. Aile sayısına kedi ve köpek de ilave edilir. Pagaç içine konulan para aileden kimin hissesinde çıkarsa yeni yılın kısmetli kişisi olarak ilan edilir. Bu geceye mahsus bu kısmetli kişiye fazla değer verilerek eğlencelerine devam edilir.''

Şimdi tutup evde duvarlara fasulye tanesi atacak veya kapıdan öküz sokacak halimiz yok ama yine de kendi geleneklerimizi de bilmekte yarar var diye düşündüm :)

Bu da bir başka bakış açısı:

"Noel Baba: Yılbaşına doğru gündeme gelen bir "dönem" figürüdür.
Nasreddin Hoca: Yılın her günü yıldızdır.

Noel Baba: “Bütün çocuklara karşılıksız armağan verme” gibi ütopik ve imkansız bir fikrin kahramanıdır.
Nasreddin Hoca: “Parayı veren düdüğü çalar” dürüstlüğüyle realist ve sahici bir kimsedir.

Noel Baba: Çam ağaçlarının toplu katliamında başrol oynar.
Nasreddin Hoca: Sadece bindiği dalı keser, zararı daha ziyade kendinedir.


Noel Baba: Maddecidir, nesneler sayesinde ün yapmıştır.
Nasreddin Hoca: Paraya çevrilemeyecek bir zenginlik kaynağıdır, ruhu ve zekâyı besler.

Noel Baba: Geyiklerin çektiği kızakla, üstelik bir de uçarak, itici bir sürrealite içindedir.
Nasreddin Hoca: Eşeğine ters binerek reel ortamda sürreellik gösterdiği için daha çarpıcıdır.

Noel Baba: Aslen Antalya çıkışlıdır fakat asimile olmuştur, doğum yerini meraklısı bilir.
Nasreddin Hoca: Sonsuza kadar Akşehir'ın evlâdıdır.

Noel Baba: Herhangi bir babalığını göremediğimiz bir "baba”dır.
Nasreddin Hoca: Hepimizin hocasıdır!”

Hayata iyi bakın

Blueman

30.12.2005

* Aralık dolunayı

Yılın son dolunayı gökyüzünde bir yay çizerek yol alacaktı o gece... Muhtemelen yağmur bulutlarının ardında kalacaktı o gümüş renkli ışınları... Ama Gato onun orada olacağını biliyordu. Ve soğuk bir Aralık gecesinde, kalabalık bir şehrin yağmurla ıslanmış sokaklarında, tıpkı yıllar önce bir Afrika ülkesinin Atlantik kıyılarını döven kocaman dalgalarının, yüzüne vuran ılık rüzgarın ve karanlıklara gömülmüş ormanda hışırdayan palmiye yapraklarının sesinden başka birşeyin duyulmadığı kumsaldaki bir yaz dolunayında yüreğinde taşıdığı ümitleri, hayat ne kadar törpülese de yine de yitirmemiş olarak taşımaya devam edeceğini de biliyordu. Hayat, gündelik endişeleri ve hızla tükenen dakikalarıyla belki de çocukluğumuzdan beri yüreğimizde taşıdığımız ümitleri ve hayalleri yağmur bulutları gibi perdelese de, biz onların orada olduğunu biliriz. Hayallerimizin ışığıdır içimizi ısıtan... Karanlık geceleri aydınlatan dolunay gibi parıldayan yüreğimizde...

Gato biten bir yılın ardından, her yıl olduğu gibi düşünecekti geçip giden yaşamını yeniden... Başlayacak yepyeni bir yılın tazeliğiyle hayallerini de yenileyip besleyerek...
Yine bir dolunay zamanı gelip Gato’yu bulmuş bir şiir vardı aklında... Tıpkı bir şişeye kapatılıp okyanusa salınan bir mesaj gibi, Gato da şiiri alıp başka bir okyanusa saldı:



Muere lentamente - Yavaş yavaş ölürler
quien no viaja - Seyahat etmeyenler,
quien no lee - Okumayanlar,
quien no oye música - Müzik dinlemeyenler,
quien no encuentra gracia en sí mismo. - Vicdanlarında hoş görmeyi barındıramayanlar.
Muere lentamente - Yavaş yavaş ölürler
quien destruye su amor própio - Kendilerine olan sevgilerini yıkanlar,
quien no se deja ayudar. - Hiçbir zaman yardım istemeyenler.
Muere lentamente - Yavaş yavaş ölürler
quien se transforma en esclavo del hábito - Alışkanlıklarına esir olanlar,
repitiendo todos los días los mismos trayectos - Her gün aynı yolları yürüyenler,
quien no cambia de marca - Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
no se atreve a cambiar el color de su vestimenta - Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
o bien no conversa con quien no conoce. - Veya bir yabancı ile konuşmayanlar.
Muere lentamente - Yavaş yavaş ölürler
quien evita una pasıón y su remolino de emociones - İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar,
justamente éstas que regresan el brillo a los ojos - Tamir edilen kırık kalplerin
y restauran los corazones destrozados. - Gözlerindeki pırıltıyı görmekten kaçınanlar
Muere lentamente - Yavaş yavaş ölürler
quien no gıra el volante cuando está infeliz con - Aşkta veya işte bedbaht olup
su trabajo, o su amor - İstikamet değiştirmeyenler,
quien no arriesga lo cierto ni lo incierto para ir - Rüyalarını gerçekleştirmek için
atrás de un sueño - Risk almayanlar,
quien no se permite, ni siquiera una vez en su vida - Hayatlarında bir kez dahi
huir de los consejos sensatos... - Mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.
Vive hoy! - Şimdi Yaşa!
Arriesga hoy! - Bugün riske gir!
Hazlo hoy! - Hemen harekete geç!
No te dejes morir lentamente! - Kendini yavaş ölüme teslim etme!
NO TE IMPIDAS SER FELIZ! - Mutluluktan kaçınma!

Pablo Neruda

Prix Nobel de Littérature 1971 - 1971 Edebiyat Nobel ödülü sahibi

Hayata iyi bakın

Blueman

15.12.2005

* Haftasonu için birkaç güzel söz

* Şefkatli ol... Karşılaştığın herkes zor bir mücadele veriyor. (EFLATUN)
* Başkalarından nefret etmenin bedeli kendini daha az sevmektir. (ELDRIDGE CLEAVER)
* Bir dost nedir?... Öteki ben... (ZENO)
* Orkestrayı yönetmek isteyen sırtını kalabalığa dönmelidir. (JAMES CROOK)
* Önce biz alışkanlıklarımızı oluştururuz, sonra da alışkanlıklarımız bizi oluşturur. (JOHN DRYDEN)

Hayata iyi bakın

Blueman

25.11.2005

* Kasım dolunayı ve nehir

................

Usta şöyle yanıtladı:

“Bir zamanlar büyük billuri bir ırmağın dibinde bir köy dolusu yaratık yaşardı. Irmağın akıntısı hepsinin üzerinden sessizce geçerdi. Gencinin, yaşlısının, zengininin, yoksulunun, iyisinin, kötüsünün üzerinden kendi yoluna giderdi, yalnızca kendi billurluğunu bilirdi.
Her yaratık kendisine göre bir yöntemle ırmak dibindeki dallara ve kayalara sıkıca tutunmuştu, çünkü yaşama biçimleriydi tutunmak ve doğumdan beri bildikleri tek şey akıntıya karşı durmaktı.

Fakat bir yaratık sonunda şöyle dedi: ‘Tutunmaktan yoruldum. Gözlerimle göremememe rağmen akıntının nereye gittiğinin farkında olduğuna güveniyorum. Şimdi kendimi bırakacağım ve beni gittiği yere götürmesine izin vereceğim. Yoksa tutunarak sıkıntıdan öleceğim.’
Öteki yaratıklar gülerek şöyle dediler: ‘Ahmak! Kendini bıraktığın anda o taptığın akıntı seni kayaların üzerine vurup parçalar, böylece sıkıntıdan daha çabuk ölürsün.’
Ama bu yaratık onlara aldırmadı ve derin bir soluk alarak kendini bıraktı. Daha o anda akıntı onu yuvarlayıp şiddetle kayaların üzerine vurdu.

Ancak zaman içinde yaratık tutunmayı yine reddedince, akıntı onu dipten havalandırdı, bu kez yara bere almamıştı.

Irmağın daha aşağılarında yaşayan ‘tutunmayan yaratığın’ yabancı olduğu başka yaratıklar bağrıştılar: ‘Mucizeye bakın! Bu yaratık bize benzemesine rağmen uçuyor! Hepimizi kurtarmaya gelen Mesih’e bakın!’

Akıntıyla sürüklenen yaratık şöyle dedi: ‘Ben sizden daha fazla Mesih değilim. Irmak bizi özgürce havalandırmaya dünden razı, yeter ki biz bunu göze alalım. Gerçek görevimiz bu yolculuk, bu serüven.’

Ama onlar kayalara tutunmaya devam ederek, daha fazla ‘Kurtarıcı!’ diye bağırmayı sürdürdüler.

Tekrar baktıklarında gitmişti. Onlar da bir Kurtarıcı üzerine efsaneler uydurarak bir başlarına kaldılar.”

...............................

Richard Bach’ın “Mavi Tüy” adlı kitabından

Hayata iyi bakın

Blueman

16.11.2005

* Ekim dolunayı ve toz bulutu

Bu koşunun tam olarak ne zaman başladığını bile unutmuştu. Etrafını saran ve birlikte koşturup durduğu çılgın kalabalık içinde ne olursa olsun durmamalıydı, zira durduğu anda ardından gelenlerin omuz vurmalarıyla yere devrilebilir ve ayaklar altında kalabilirdi. Önüne çıkan engellere, çukur ve tümseklere, kaya ve çalılara da takılmamalıydı, zira bir anda kendini yerde yuvarlanır halde bulabilir ve o hengamede yerden kalkmayı başarabilse bile geçen süre içinde birçoğu onun önüne geçebilirdi. Yerden kalkarak etrafı saran ve alnından, şakaklarından boynuna doğru süzülen ter damlalarına karışarak çamurlaşan toz toprak içinde görüş alanı da öylesine dardı ki, ancak önünde koşanların sırtları ve arada sırada da birden önünde beliren çalılar, kayalar ve belki sadece kısa bir süre için uzaklardaki manzaraların bir kısmını görebiliyordu. Bazen önde koşturanlardan biri yere devriliyor, kimi zaman takılmamak için ani bir refleksle onun üzerinden atlamak, kimi zaman durup ilgilenmek, yerden kalkmasına yardımcı olmak, yaralarını temizlemek, terini silmek gerekiyordu. Düştüğü her defasında yerden kalkmayı başarabilmenin ve her sabah koşuya kaldığı yerden devam edebilme gücünü bulmanın manevi yüküne, koşu sırasında her an gözünü açık tutmanın dayanılmaz stresi de ekleniyor ve böylece geçiyordu günler...


Ve bir gün, bir an geldi ki içinden aniden duruvermek geldi. Herşeyi göze alıp duruvermek. Ardından koşturanların altında kalmadan durabileceği bir an kolladı ve kaslarını yakan gücü hafifçe azaltarak tüm adalelerinin yavaş yavaş gevşediğini hissetti. Adımlarının hızını düşürdü, düşürdü ve durdu. Arkadan gelenlerin bir kısmı hafifçe çarptılar, son anda sıyırarak geçtiler. Ortalık yerde durduğu için kızgınlıkla bağıranlar oldu. Koşturan kalabalığın çılgın gümbürtüsü uzun bir süre daha devam etti, yanından geçenlerin sayısı giderek azaldı, etrafı saran toz bulutu yavaşça dağılmaya başladı. Hızla inip kalkan göğüs kafesi ve soluk alıp verişi normale dönerken, çılgın koşuşturmanın toprağı titreten gürültüsü de azaldı, azaldı ve artık duyulmaz oldu. Bu öylesine derin bir sessizlikti ki onun için, bir anda kulakları duyamıyor sandı. Sanki derin bir boşluğa düşmüştü. Görüş alanını birkaç metreye düşüren toz bulutu da dağılmış, etrafındaki manzara tüm güzelliği ve pırıl pırıl renkleriyle başını döndürmeye başlamıştı. Bir an bir sinek vızıltısı duyuldu ve hızla uzaklaştı. Sonra güneşin sıcacık etkisini hissetti kollarında, omuzlarında. Bir kertenkele bir çalının altından sürünerek uzaklaştı. Çok yükseklerde dolanıp duran bir avcı kuşun çığlığı yankılandı. Hafifçe esen serin rüzgar terini soğutuyor, etraftaki ağaçların yapraklarını hışırdatıyordu. Derin bir nefes alıp rahatladı. Uzaklardaki bir ağaçlıktan kuş cıvıltıları duyuluyordu hayal meyal. Ellerini beline koyup vücudunu şöyle bir geriye doğru esnetti.

Ve masmavi gökyüzünde süzülerek yol alan beyaz bulutların altında, bir patikaya doğru yönelerek sakince yürümeye başladı.

Hayata iyi bakın

Blueman

17.10.2005

* Frida

“Frida” filmini seyrettikten sonra ünlü Meksika’lı ressam Frida Kahlo’ya, ilginç hayat öyküsüne, tutkulu kişiliğine ve iç dünyasını bu denli başarılı bir şekilde resimlerine yansıtmasına hayran kalmıştım.

Geçenlerde bir gazetede, daha altı yaşında çocuk felci geçirmiş on sekiz yaşında ise korkunç bir trafik kazasında omurları zedelenmiş ve yatağa mahkum olmuş Frida hakkında okuduklarım benim için yeni bilgiler oldular ve hayranlığımı perçinlediler.

Frida baba tarafından Alman, anne tarafından İspanyol kanı taşıyordu. Hep uzun etekler giymesinin ardında geçirdiği çocuk felci nedeniyle biri diğerinden daha ince kalan bacaklarını gizleme isteği yatıyordu. Bindiği belediye otobüsünün bir tramvay tarafından biçildiği kazadan 4 yıl sonra, tüm zamanını yatakta acılar içinde kıvranarak ve ilaçlar etkisinde sakinleştiği zamanlarda da aynadan kendini model aldığı resimler yaparak geçiren Frida’nın “hayatımdaki ikinci kaza” diyeceği ünlü ressam Diego Rivera, Frida’nın hayatına bir daha çıkmamak üzere girecek ve fırtınalı beraberlikleri başlayacaktı.



Tutkulu bir aşk, çılgınlıklar, birbirlerine verdikleri ilham ve kimi zaman da Diego’nun sadakatsizlikleri ile Frida’ya verdiği acılarla geçen onca yıl... Frida’nın ufak tefek ve cılız yapısı ile Diego’nun devasa iriliği karşısında Frida’nın babasının “güvercinle filin evliliği” olarak adlandırdığı evlilikleri, yine Diego’nun aldatma sınırlarını Frida’nın ablasını da kapsayacak şekilde genişletmesi sonucu sona ermiş, ama ayrılığa ancak bir sene dayanan çift sonra tekrar birleşerek Frida’nın ölümüne dek bir daha hiç ayrılmamışlardı. Resimlerinde, dünyaya hep merakla bakan bir çift kara göz, burun hizasında birleşen kalın siyah kaşlar ve kırmızı etli dudakları ile insanın hafızasına yerleşen Frida’nın yüzü hep sabit, ama etrafındaki düzenlemeler o anki ruh halinin birer yansımasıydı; kimi zaman saçlarına çiçekler iliştirilmiş, kimi zaman kurdeleler dolanmış, kiminde kolyeli, kiminde omuzunda bir maymunla... Diego’yla evliliği sırasında doğuramadan kaybettiği bebekle ilgili acılarını ve bunalımlarını da bazı resimlerinde gözlemlemek mümkündür. Ve Diego’yla ikinci evlilikleri döneminde, daha önceleri Frida’nın kimi resimlerinde Diego yanında yer almış gösterilirken, artık ya o kalın iki kaşının ortasında ya da kucağında resmedilmektedir. “Ona olan aşkı öylesine büyümüş ve benliğini öylesine kaplamıştır ki, ya onu alında üçüncü bir göz gibi ya da kucağında hiç sahip olamadığı bebek gibi tutuyordur.” “Diego olmadan ben yaşayamam. O benim herşeyim; annem, babam, sevgilim, arkadaşım, oğlum, dünyam” diyen Frida 1954’te 47 yaşında hayata veda eder.
Gerçekten büyük acılarla yoğrulan ve belki de bu acılardan kaçmak için her türlü çılgınlığı tadarak ve kısa hayatının her anını dolu dolu yaşamaya gayret eden Frida’nın özgür ruhu, bir yandan da, onu defalarca aldatmasına rağmen Diego’ya bu denli bağlı ve sevgi doluydu.

Hayata iyi bakın

Blueman

07.10.2005

* Eylül dolunayı ve o eksiklik

Güneşli ve sıcak yaz günlerinin ardından etraftaki enerji yavaş yavaş şekil değiştiriyor... Bir döngü daha tamamlanacak... Eylül ayı bir sakinleşme, bir azalış ve bir bitişin başlangıcı gibi sanki... Ama yine doğanın değişen renkleriyle çok güzel.




Yine hüzünlü...
Ve hüzünün güzelliği ile dolu...
Acaba aşağıdaki yazı da "biten" bir ilişkinin ardından hissedilen o yoğun hüznün etkisiyle mi yazılmıştı? Belki de biten bir yaz aşkının ardından, bir Eylül ayında...

"Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.
Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.
Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.
İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor.
Önce yalnızdık...
9 ay boyunca karanlık bir yerde dışarı çıkmayı bekledik ve dünyaya ağlayarak geldik. Pişman gibiydik. Ya da mecburen gelmiş gibi. Biraz büyüdükten sonra, kendimizi bildiğimiz anda, içimizi kemiren, kalbimizi kurcalayan o tuhaf duyguyu hissettik: Bir yerde bir eksik var.
Korktuk. "Bunun sebebi ne?" diye sorduk kendimize. Cevabı yapıştırdık:
"Demek ki sahip olmadığımız bir şeyler var. O yüzden eksiklik hissediyoruz."
Peki, neye sahip olmamız gerekiyor?
Çocukken, "yaşımız küçük" diye düşündük. Her istediğimizi yapamıyoruz. Kurallar, yasaklar var. Büyüyünce herşey yoluna girecek.
Büyüdük... Bir şey değişmedi. Yine huzursuzduk. İçimizden bir ses aynı sözcükleri fısıldıyordu: "Bir eksik var."
Kafamız karıştı. Nasıl kurtulacağız bu iğrenç duygudan? Nasıl geçecek bu?
Aklımıza yeni cevaplar geldi: Okulu bitirince geçecek. İşe girince geçecek. Para kazandık. İçki içtik. İlaç içtik.
Geçmedi. "Bir yerde bir eksik var" hissi, hala orada duruyordu.
Bu sefer de "Sevgilimiz olunca geçecek" dedik. "Yalnızlığımız sona erince bu illetten kurtulacağız." Beklemeye başladık.
Derken, biri çıktı karşımıza. Aşık olduk. Ve anında başka biri olduk. Daha güçlü, daha güzel, daha akıllı biri. Hesap cüzdanları, kartvizitler, hatta ilaçlar bile böyle hissetmemizi sağlamamıştı.
Sevgilimizin gözlerinde, daha önce bize verilmemiş kadar büyük sevgi ve hayranlık gördük. Sevgilimizin gözlerinde Tanrı' yı gördük. Işığı gördük.
"Tünelin ucundaki ışık bu olmalı" diye düşündük "kurtulduk".
Sonra bir gün, daha dün bize deli gibi aşık olan insan çekip gidiverdi. Ya da artık eskisi gibi sevmediğini söyledi. Ya da başka birine aşık olduğunu söyledi. Ya da daha kötüsü, başka birine aşık oldu ama söylemedi. Telefonu açmamasından, elimizi tutmamasından, sevişmemesine bahane bulmak zorunda kalmamak için biz uyuduktan sonra yatağa gelmesinden anladık, bir terslik olduğunu. Belki de sevmekten vazgeçen veya terk eden sevgilimiz değildi, bizdik. Fark etmez.
Sonuçta aşk bitti.
Şimdi her yer bomboş. Şimdi tekrar yalnızız. Başladığımız yere döndük.
Yıllarca uğraştık, eksiğin ne olduğunu bulamadık. Halbuki her şeyi denedik, her yere baktık.
Öyle mi?
Bakmadığımız bir yer kaldı. İçimize bakmadık.
Eksik parçayı dışarda aradık ama içimizde saklı olabileceğini akıl etmedik.
Birilerini sevdik, birileri bizi sevsin diye uğraştık ama kendimizi sevmedik.
Şaşıracak bir şey yok, tabii ki sevmedik. Kendimizi sevsek bu kadar koşturur muyduk? Canımız yanmasın diye duvarların ardına saklanır mıydık? Kendimizi boş sanıp doldurmaya uğraşır mıydık? Terk edilmekten korkar mıydık?
Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti. Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı. Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor. İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor.
"Herkes beni sevsin" diye uğraşınca kimse gerçekten sevmiyor, herkes sevgisine şart koyuyor, sınır koyuyor. Oysa "kendime duyduğum sevgi bana yeter" diye düşününce, kendimizi olduğumuz gibi kabullenince yarım tamamlanıyor. Herşey bir oluyor.
İşte o zaman perde aralanıyor. Acı diniyor.
İşte o zaman başka 'bir'iyle bir araya gelerek, hesabın kitabın, korkunun kaygının hüküm sürdügü sahte bir sevgi yerine, gerçek bir sevgi yaratılabiliyor.
Sonsuz sevgilerimle..."

Yazarı bilinmiyor.

Hayata iyi bakın

Blueman

16.09.2005